Biz Kurtuluş Savaşı’nı, köylünün çuvalındaki unla kazandık. Karamsar tablo çizmiyorum. Tarımda işler hemen düzelmez, bir kuluçka dönemi vardır ama hiç kimse korkmasın bunun çaresi yine bizde.
Ziraat Fakültesi’nde eğitim aldınız. Uzun yıllar fakültelerde dersler verdiniz. Bize tarıma olan ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız?
İlk önce şunu söylemek isterim ki ben tarım aşığı bir insanım. Ben tarımın bizzat içinden geliyorum. Sivas’ın Gürün Kazası’nın küçük bir köyü olan İncesu’da doğdum. Ekin yığınının yanında doğdum. Öküz yayarak, koyun güderek büyüdüm. Öküzün çektiği kara sabanla ziraat yaptım, çayır, yonca biçtim. Ekin ektim. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde hayvancılık eğitimi aldım. Meraya dayalı hayvancılıkla geçimini sağlayan bu bölgede tarımı yaşayarak öğrendim. Üniversitedeki eğitimimden sonra Amerika’ya giderek altı yıl ziraat ürünleri işlem mühendisliği alanında çalıştım. Türkiye’ye döndükten sonra üniversitelerde gıda mühendisliği bölümünde dersler verdim.
Türkiye’deki tarım sistemi ile Amerika’daki tarım sistemi arasında ne gibi farklılıklar var? Biz ABD’nin ve AB’nin ne kadar gerisindeyiz?
Tarım, doğa, ekolojik denge ve eko sistem eşittir canlılık demektir. ABD’deki tarım bakanlığı, bünyesinde çevreyi de suyu da ormanları da kapsar. Koruyucu hekimliğin büyük bir kısmı da bunun içerisinde yer alır. Ancak Türkiye’de durum bunun tam tersi. Paramparça bir yapı var. Bakın Türkiye’deki bölünmüşlük şöyle Endüstri bitkileri Ticaret Bakanlığı’nda, çay Devlet Bakanlığı’nda, GAP başka bir Devlet Bakanlığı’nda ve Tarım Bakanlığı ile alakası yok. Fındık Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda, çeltik buğday başka bir bakanlıkta. Balıkçılığın ise Türkiye’de hiç sahibi yok. Böyle bir sistem olamaz. Böyle bir yapılanma ile Türkiye, istediği ileri seviyelere ulaşamaz. Avrupa’daki ve Amerika’daki gibi tarımı bir bütün halinde ele almalıyız. Bütün alanları bir çatı altında toplamalıyız
2006 yılında Türkiye’de ciddi çevre sorunları yaşandı. Tuzla’da zehirli variller ortaya çıktı. Çevrenin bu gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün Anadolu’da akarsularda abdest alamıyoruz. Trakya’da elinizi akarsuya soksanız yara olur. Sular kirli akıyor. Tabii ki bu ülke sanayileşecek. Buna karşı değilim. Ancak bu çevreyi öldürerek olmaz. Kızılırmak, Yeşilırmak kuruyor, kokuyor. Karadeniz’in % 90’ı kirlendi. Bunu biz yaptık. Avrupa yaptı. Tuz Gölü kuruyor, ormanlar yakılıyor, dünya da bir taraftan atmosferi deliyor. Tabii ki bu durumda kuraklıkla karşı karşıya kalırız. Ne kar yağar, ne yağmur. Çocuklarımızın geleceği için çevremizi korumak durumundayız. Aksi taktirde birkaç yüzyıl sonra dünya yaşanmaz hale gelecek. Bunun hesabını çocuklarımıza veremeyiz. Çok geç kalmış sayılmayız. Önlemini alırsak daha yaşanabilir bir dünya bırakabiliriz.
“Türk İneği” projeniz vardı. Bu proje nasıl ortaya çıktı? Ne kadar uygulanabildi?
Türk ineğinin çıkışı şöyle ben kendi meramızı ıslah etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Mustafa Kemal Atatürk zamanında 40 milyon hektar olan mera alanımız bugün 10 milyon hektara düşmüştür. Her taraf kır, bayır. Meraların çoğaltılması gerekir. Gidip Avrupa’dan hayvan getiriyoruz. Bu hayvanların çoğu da hastalıklı. Bu hayvanları getirdiğimiz yetmiyormuş gibi dışarıdan ithal etmek zorunda bırakılıyoruz. Bu hayvanların yeminin ülkemizde yetiştirilmesini istedim. Pamuk yetiştirelim hem pamuktan tekstil sektörüne fayda olsun hem de tohumundan yem yapalım. Türkiye şartlarına iklimine, coğrafyasına uygun hayvan ıslah edelim istedim. Bu projeye sevgili basın ‘Türk ineği’ ismini koydu. Benim ağzımdan böyle bir söz çıkmadı ama basına teşekkür ederim. Onların sayesinde bu iş tuttu. ‘Türk İneği’ projesini kimse engelleyemedi. Çünkü biz bu projeyi köylüye yani ineği bizzat yetiştiren insanlara mal ettik. Onlar bu projeyi sahiplendi. Kimse artık engelleyemez. Proje güzel bir şekilde yürüyor. Geçen sene bu projede üretilen boğaların yarışmasına gittim. İnek sahipleri şaşılacak bir şey yapmışlar ineklere oğullarının isimlerini vermişler.
Sizin bakanlığınız döneminde IMF ile ilişkileriniz nasıldı?
Bizim üretim planımızı IMF yapmamalı, biz yapmalıyız. IMF ve DB benim bakanlığım döneminde bana ‘Dışardan gelen yem hammaddelerinden vergi almayacaksın.’ dediler. Yem hammaddesi nedir? Buğday, arpa, çavdar, mısır, yulaf… Böyle bir saçmalık olabilir mi? “Gıda ürünlerinden vergi almayacaksın, çiftçiye teşvik vermeyeceksin.” dediler. Ben bunlara karşı çıkınca Tarım Bakanı IMF ve DB ile kavga ediyor denildi. Adım kavgacıya çıktı. Ben ülkem için, ülkemin geleceği için kavga ettim.
AKP Hükümeti tarafından çıkarılan tohumculuk yasasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tohumculuk yasasının çıkması lazım ancak yanlış çıktı. Tohumculuk yasası çiftçinin ölümü doğrultusunda çıktı. Birkaç tane uluslararası firmaya bütün yetkileri devreden bir yasa halinde çıktı. Yasa çıkarılırken Cumhurbaşkanımıza seslenerek . ve 15. maddesini veto etmesini’ istedim. Yasanın 3. maddesi genetik yapısı değiştirilmiş tohumların önünü açarken, 15. madde ise tohumculuğu tamamen yabancı özel şirketlerin eline veriyor. Devletin denetimi, kontrolü tamamen ortadan kaldırılıyor. Ben tabii ki özel sektörün gelişmesini istiyorum. Fakat kontrol, denetim, sertifikalandırma işlemlerini devlet yapmalı. Bu yapı devam ederse Türkiye’de tohumculuk gelişemez. Dışa bağımlı oluruz, onların esiri oluruz.
57. Hükümet dönemini ve tek başına iktidar olan AKP Hükümeti dönemini değerlendirir misiniz?
Bugün narenciye üreticisi ürününü satamıyor. Limonlar sokaklara dökülüyor ama bir taraftan dönüp şehre bakıyoruz domatesin kilosu 5 YTL’den satılıyor. Gariban köylünün beli bükülmüş durumda. Tüketici ise satın alma gücünü yitirdi. Gıda sanayicisi kaliteli hammadde bulamıyor. Tekstil sanayicisi pamuk bulamıyor. Gidiyor ithal ediyor. Hayvanın yemi olan küspeyi dahi dışardan alıyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Ben göreve başladığımda ilk önce tarımdaki dağınıklığı gidermek istedim. Çünkü hepsi bir sistem. Tohumu, ineği, ineği tohumlayacağımız spermayı dışardan alıyoruz. Bu çok yanlış. Gen mühendisliğinden, bioteknolojiden artık faydalanmamız gerekiyor. Tohumun aslı neyse onu biz ıslah edelim, yetiştirelim. Benim bakanlığım döneminde Türkiye’nin toprak etüt haritaları yoktu. Bunun tamamlanması için çalıştım. Tapu, kadastro işlerini bitirmeye uğraştım ama maalesef önüme sürekli engeller çıktı. Su Konseyi kurulması için Başbakanlığa kanun teklifi götürdüler. Ancak Bakanlar Kurulu’na inmedi. Mensubu olduğum siyasi oluşuma gittim. Fakat duvarlardan ses çıktı, onlardan ses çıkmadı. Türkiye asla zengin kaynakların fakir bekçisi olmamalı. Her yurttaşımız doğduğu yerde doymalı.
Tarımda yaşanan bu sıkıntılar nasıl aşılabilir? Çözüm önerileriniz nelerdir?
Bir kere tarım köylünün meselesi değildir. Köylü kendisini doyuracak kadar üretir, karnını da doyurur. Tarım şehirde oturanın meselesidir. Çiftçinin canına tak edip, üretmiyorum derse ne olacak? Döviz verip dışarıdan mı alacağız? Bugün bize buğday satan yabancı ülkeler buğdayımız kalmadığında satmaz, ‘Geç sıraya!’ derler. Biz Kurtuluş Savaşı’nı, köylünün çuvalındaki unla kazandık. Karamsar tablo çizmiyorum. Tarımda işler hemen düzelmez, bir kuluçka dönemi vardır ama hiç kimse korkmasın bunun çaresi yine bizde. Buradan söylüyorum tüm bu sıkıntıları altı ayda rayına sokarım. İki seneye de kalmaz üreticinin yüzü güler tüketici sağlıklı, alım gücüne uygun ürün alır. Hem de dünyaya ihracata başlarız. Bakın bugün tüm kısıtlamalara rağmen Türk ineği projesi büyüyor.